Ekstra

Yedi Pink Floydlar ve İki Prenses

, , , , ,

Röportajın tümü dergiye sığmadı, eksiksiz halini buradan yayınlıyoruz. Buyrun:

7PF2P tam 7 yıldır saygıyla Pink Floyd eserlerini çalıyor. Ağustos ayındaki görkemli The Wall şovunun ardından gözlerimiz kendilerini aradı. Grubun Kadıköylü gitaristi Barış Kıran’la Karga Bar’ın bahçesinde buluştuk. Prenseslerden Nil İpek Hülagü ve davulcu Cem Uçan da e-posta ile yolladıkları cevapları ile aramıza katıldı.

Grup nasıl kuruldu? Herhalde dokuzunuz birden bir araya gelmediniz.
B:
Aslında bir arkadaş ağı vardı ortada. Cem, Erhan ve ben öncesinde başka bir projede blues yapıyorduk. Ondan sonra PF çalalım fikri oluştuğunda tabii bir sürü enstrüman gerekiyordu. ‘Arkadaşlardan destek alalım, kimler bize yardımcı olur’ dedik. Böyle bir kuruluş aşaması oldu. İlk konserimizi verdiğimiz sırada 7 kişiydik. Henüz prensesler yoktu. Taha vardı. Gitar çalıyordu, vokal yapıyordu. Amerika’ya gitti doktora için. O gittikten sonra biz 6 Pink Floydlar gibi kaldık. Şu anda saksafonla birlikte 7 oluyoruz. Eskiden saksafon 8’inci oluyordu.

Peki ya grubun ismi…
C:
Erhan’dı galiba, 7 Pink Floydlar yapalım diye bir öneri ortaya attı. İlginç geldi, kabul ettik, geri vokaller işin içine girince biraz daha şenlendirelim istedik. Özellikle ilgi çeksin ya da “çok acayip bir hikâyesi olsun” diye koymadık ismi.
B: Hatta 2007-2008 Stüdyo Live’da çok çaldığımız dönemde, bir konser arasında birisi gelip bana “Bu nasıl kötü bir grup ismi? Aşağıda kapıda gördüm, çocuk müsameresi sandım.” dedi. Böyle güzel, komik eleştiriler oldu. Grup ilk kurulduğunda isim 7 Pink Floydlar’dı, aslında o haliyle anlamsızdı. 2 Prenses gelince anlamlı oldu.

9 kişi olmanın avantaj ve dezavantajları var mı?
B:
Çaldığımız müziğin icrası gereği zaten bu kadar adama gerek var. Çünkü Pink Floyd ve hatta sadece Roger Waters ya da David Gilmour’un sahnedeki kendi ekiplerine de bakarsan dokuzdan da fazla kişi görebiliyorsun. Bu yüzden sahne için bir avantaj, gereklilik daha doğrusu ama biz bunu keyfi olarak yapıyoruz. İş olarak yapmak gibi bir önceliğimiz de yok. Dolayısıyla iletişim kurmakta biraz zorlanıyoruz. Mesela o sırada birileri bir yerde olabiliyor veya Tolga Kaş’ta olabiliyor. O çok dalıyor. Mailler geç dönüyor. Karar almamız uzun sürüyor.
C: Hızlı hareket edememe, sahneye sığamama, sound-check’te herkesi bir araya toplayamama gibi sorunlar var ama böyle de mutluyuz sanki. Daha küçük parçalara bölünelim fikirleri pek rağbet görmedi şimdiye kadar.
N: Bir yandan da 9 kişilik grup 9 ayrı karakter demek, bu da bize eğlence ve muhabbet olarak geri dönüyor genelde.
Grup kurulduğundan bu yana repertuarınız ne yönde şekillendi? “Keşke şunu da çalsak” dediğiniz bir parça var mı?
C: Genelde kotarabileceğimiz albümler ve şarkılar üzerine yoğunlaştık. Kotarmaktan kasıt, sound olarak ortaya koyabileceğimiz iyi şeyler üzerine yoğunlaştık. Benim Roger Waters’tan önce bir “The Wall Projesi” önerim vardı ama yine sound ve diğer endişeler nedeniyle yapamadık. Şahsen daha az bilinen şarkılara yoğunlaşabileceğimizi düşünmüşümdür, Obscured by Clouds’daki bazı şarkılar gibi.
B: İlk kurulduğunda albüm bazında gidiyorduk. İlk Wish You Were Here ile başlamıştık. Defalarca Shine on you Crazy Diamond çalıyorduk. İlk konserde WYWH albümünün tamamını çalmıştık. Üzerine The Wall’dan Young Lust, Comfortably Numb, bir iki parça ve Dogs çalmıştık. Aslında en sevdiğimiz parçalardan başlamıştık. Daha sonrasında yine albüm bazında ilerledi. “Dark Side of the Moon’a girelim” dedik. Daha sonra biraz daha yeni dönemden Division Bell’den birkaç parça ekleyelim dedik, ekledik. Bir dönem konserlerde iki üç tane Division Bell’den çalıyorduk. Sound açısından olmayanlar vardı, onları çıkardık. Bir ara daha erken döneme baktık. Orada da sound açısından sıkıntılar yaşadık. O yüzden yaklaşık son bir senedir repertuara bakarsak Syd Barrett döneminden sadece bir parça görünüyor, o da Astronomy Domine.

Arnold Layne?
B:
Bir kere denedik, işte o olmayan, sound’u oturmayan parçalardan biri.

Hangi yeni parçanın çalınacağına nasıl karar veriyorsunuz? Yeni parçayı çalışma süreciniz nasıl işliyor?
C:
Birisi öneriyor, herkesin fikri alınıyor. Herkes darken tabii ki fikir beyan etmek isteyen herkes… Bir ortak fikir oluştuktan sonra da ilk provada biraz debeleniyoruz. Gerçi sonrakilerde de debeleniyoruz ama sahnede çalmadan da gerçek performans ortaya çıkmıyor bir türlü. Yani bazen sahnede güzel şeyler olmayabiliyor.
B: Aslında son birkaç senedir yeni bir şeyler eklemekte zorlanıyoruz. Her konser öncesi standart olarak çalışılması gereken bir süreç var. Mesela her konser öncesi en az iki kere tüm parçalar üzerinden geçmemiz lazım. Eğer bir konser öncesi iki provadan daha fazla prova şansımız yoksa bu yeni parçaya bakamamak anlamına geliyor. Geçen sene iki üç parça denedik. Bunlardan bir iki tanesini ekledik. Yeni parçayı da herkes evde çalışıp gelemiyor. Enstrümanların çoğu stüdyoda ve ağır enstrümanlar. Bir provayı baştan sona o parçaya ayırmak zorunda kalabiliyoruz. O da bizim için lüks bir durum. Bu da aslında ilk sorulardan birine bağlanıyor. Dokuz kişi olmanın zorluklarından biri; herkes aynı anda provada olamayabiliyor. Bazı provalarda 4-5 kişi toplanabiliyoruz. Öyle bir provada yeni bir parça ekleme şansı da yok.
N: Grubun tembelleri olarak Ceren ile benim stüdyonun dışına çıkıp vokal çalıştığımızı görebilirsiniz sık sık. Bu gruba başladığımız zamandan bu yana hayatımızda çok şey değişti, çok daha yoğun insanlar haline geldik, o yüzden evde çalışmak bir hayal, repertuarı ilk yıllardaki gibi hızla ilerletmek bir ütopya haline geldi. Yine de süreç, ağır da olsa işliyor ve biz en azından birkaç ayda bir yeni şarkılar eklemeye çalışıyoruz.

Grupta olsa güzel olur dediğiniz bir enstrüman var mı? Yoksa böyle iyi misiniz?
C:
Şöyle yaylılardan üç-beş serpiştirsek belki daha farklı bir şeyler çalabiliriz Final Cut ya da The Wall’dan kim bilir?

Belirli/kısıtlı bir repertuara sahip bir saygı grubu olarak kendinizi nasıl yeniliyorsunuz?
C:
İşin zor kısmı bu, bir noktada tıkanıyoruz tabii ki. 2 konser arka arkaya aynı şarkıları çalmamaya, araya unuttuğumuz bir şeyler eklemeye veya yeni bir şeyler eklemeye çalışıyoruz.
B: Zor bir konu gerçekten. Yedi sene önce çaldığımız bir parçayı bilmem kaçıncı kere çaldığımızda tabii ki aynı etki olmuyor. Bunu da oturup “değiştirelim mi” gibi bir şey de söz konusu olmuyor. Pink Floyd’u ne kadar değiştirirsen değiştir, onlar kadar iyi olmayacak ama son dönemde böyle bir fikrimiz var. Biraz daha motivasyonumuza artısı olması açısından… “Acaba biraz daha akustik versiyonlar mı denesek?” diyoruz ya da içimizden birinin o parça ile ilgili farklı bir fikri olur, o şekilde deneriz, içimize siner ya da sinmez. Farklılaştırmak gibi fikirler var ama bunlar henüz elle tutulur değil.

Temel sound’u bozmadan biraz daha farklı şeyler denemek?
B:
Evet, sadeleştirmek olabilir, enstrüman azaltmak olabilir bir parçada. Akustik olabilir veya daha başka bir fikir gelir. Buna açık olduğumuzu anladık son toplantıda. Böyle bir şeyler yaparsak biraz daha motive olabiliriz.

Bir menajeriniz var mı? Konser talepleri nasıl geliyor? Yoksa bu işlerle de siz mi uğraşıyorsunuz?
B:
Bir dönem gerçekten menajerimiz vardı. Bütün konserleri o ayarlıyordu. Onun organizasyonu ile hareket ediyorduk. Şehir dışına da gittik o şekilde. Son dönemde ise bazı konserde onun organizasyonu ile hareket ediyorduk, bazılarını ise bir organize ediyoruz. Şu anda yarı yarıya menajer var gibi bir durum.
C: Diğer gruplarıyla işleri daha iyi gittiğinden ve biz bu işi aslında para için yapmadığımızdan bizle daha az ilgilenir oldu. Bazen de biz onun birçok önerisini reddetmek durumunda kaldık tabii, özellikle İstanbul dışı konserleri için. Şu anda ağırlıklı olarak ben ilgileniyorum, Facebook sayfamızdan ya da internetten iletişime geçenler de oluyor.

Seyirci çok bilindik PF şarkıları dışında neler dinlemeyi daha çok seviyor? Siz neleri çalmayı daha çok seviyorsunuz? Seyirci ile uyuşabiliyor musunuz?
B:
Bana kalsa bütün Pink Floyd parçaları baya bilindik aslında. Mesela az bilinen bir PF albümü olarak Animals’tan bahsedersek; Animals’taki bazı parçaları seviyorduk, güzel de bir sound oluşuyordu çalarken. O konserde iyi bir sound varsa bilinmedik bir PF şarkısının da keyifle dinlendiğini anlıyorsun ama sound kötüyse en sevdiği parçayı da çalsan etkili olmayabiliyor.
C: Seyirciler ağırlıklı bilindik şeyleri seviyor. Aslında biz de genelde bilindik şeyler çalıyoruz. Yine de farklılıklar var elbette, bağırarak Echoes söyleyen seyircileri görmek beni mutlu ediyor. Sahnede seyirciyle aktif bir iletişimimiz yok. En kötü hatıram, bir konserde “One of These Days” sonrası bir kaç seyircinin yüzündeki şaşkın ifade. Ben en arkada olmam nedeniyle genelde ışık elverdiğinde seyirciyi gözlemliyorum, mutlu olduklarını görmek beni de mutlu ediyor.

PF çalmak ses konusunda gerçekten iyi donanımlı mekânlar gerektiriyor. Hem prova hem da canlı performans için size yetecek yerler bulmakta zorlanıyor musunuz?
B:
İlk verdiğimiz konser Kadıköy’de senin de provalarımıza geldiğin Garaj’daydı. Cem’in davulunu koyduğu yere yedi kişi girmiştik. İğne atsan yere düşmezdi. Kızlar yoktu o zaman. Onlar da olsa imkânsızdı zaten. O yüzden ilk dönem Stüdyo Live’da çok sık çaldık. Stüdyo Live’ın bizim sığabileceğimiz, nispeten büyük bir sahnesi vardı. Daha sonra alternatiflerimiz arttı. Babylon, Bronx, Ghetto, Hayal Bistro gibi sahnesine sığabildiğimiz yerler oldu ama 4 kişilik bir grup olsak her yerde çıkabiliriz. Köşeye küçük bir sahne kurulmuş olsa orada da çıkıp çalınabilir ama şu anda böyle şansımız yok.

Farklı mekânlar performansınızı etkiliyor mu?
B:
Mekândan mekâna da performans çok değişiyor ama aynı mekânda üst üste de değişebiliyor. Hem sahne içinde iyi bir ses duymamız hem de sahne dışında iyi ses duyulması gibi bir kıstas var. Aynı anda ikisi bir arada olunca aslında güzel bir konser oluyor. Her ikisinin bir arada yaşanması çok da sık karşılaştığımız bir şey değil. Bu mekândan kaynaklanmıyor olabilir. Temelde benzer donanımlar kullanıyor bu belirli bir seviyenin üzerindeki mekânlar. Önemli olan o günde nasıl ayarlandığı. Çünkü bunu ayarlamak çok da “iki kere iki dört” gibi hareket etmiyor galiba. Bizim o anki ruh halimize ne duyduğumuza göre bile değişiyor.

Grubun en iyi albümlerinin tüm ekip bir aradayken yapıldığını biliyoruz. Peki ya PF elemanlarının solo çalışmaları…
C:
Sanırım Amused to Death diyeceğim, belki David Gilmour’a haksızlık olacak ama öyle diyeceğim, evet, dedim.
B: Tabii 20 yıl önce de PF albümleri kadar severek dinlediğimiz albümler. Ben özellikle David Gilmour’un 2000 sonrası albümünü ve oradaki gitar tonlarını çok beğeniyorum. Hatta About a Face gibi 1980’lerde çıkmış David Gilmour albümü 80’lerin pop sound’unda olsa da bazı parçaları hoşuma gidiyor. Roger Waters ayrıldıktan sonra PF sound’unu esas belirleyen eleman olarak düşünüyorum David Gilmour’u. En azından yüzde olarak çok büyük ve 2000 sonrası hem PF parçalarını hem de kendi parçalarını çalmak için oluşturduğu grubun müthiş bir sound’u olduğunu düşünüyorum ve bunun yeni PF sound’u olduğunu. Örnek vermek gerekirse, Robert Wyatt’s Meldtown konserinde Rick Wright’ın Breakthrough şarkısı çalındı. Bu şarkı aslında Richard Wright’ın albümünde başka bir sound’a sahiptir. Orada çalındığında ise 2000 sonrası David Gilmour ve ekibi ile oluşmuş sound’un buna yedirilmesi sonucunda ortaya bambaşka bir parça çıkıyor.

Çok yaygın olan Gilmour – Waters ayrımı dışında 5 yıl önce aramızdan ayrılan ve grubun kurucularından olan Richard Wright’ın gruba olan katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında baya ön plandaydı bence. Daha erken dönemlere bakarsak, Atom Heart Mother’a gittiğimizde oradaki orkestrasyonların, düzenlemelerin çoğunda Rick Wright etkisi var. Senfoni gibi bir parça var ortada ve burada bence çok ön planda. Hatta Dark Side of the Moon’un bütünlüğünü sağlayan akor geçişleri, altyapıdaki sound… Yüzeysel olarak bakınca mütevazı karakteri sebebi ile geride gibi görünebilir. Roger Waters ayrıldıktan sonra David Gilmour’un en büyük destekçisi Rick Wright idi. A Momentary Laps of Reasons albümünde Rick Wrigth yok ve bunun eksikliği çok net görünüyor. Division Bell’de Rick Wright’ın gelişi ile çok daha başarılı bir albüm ortaya çıkıyor. Sadece bu örneğe bakarak bile grupta nasıl bir etkisi olduğunu anlamak mümkün.

PF dışında Camel, Yes gibi progresif grupların parçalarını denediniz mi? Yoksa sadece PF mu çalacaksınız?
B:
Bu yedi yıllık süreçte yüzlerce prova içinde denemek amaçlı değil ama öyle “takılmaca” bir sürü şey çalındı. Bunun içinde Camel da, Police de, King Crimson da olmuş olabilir. Oturup da o parçayı “ciddi ciddi çalışıp da çalalım” olmadı. Çalmak mümkün değil. Grubun misyonu belli. Sahneye çıktığın zaman PF çalacaksın. Orası kesin. O yüzden de böyle bir şeyi alıp da baştan sona yüzde yüz çalışalım motivasyonu olmadı.
C: Şimdilik ufukta başka proje görünmüyor, genelde grup içi şakalarında konuştuğumuz şeyler ama, 4 Metalikalar, 7 Camellar…

Dünyadaki diğer PF tribute grupları takip ediyor musunuz?
Özellikle başladığımızdan beri merak edip Youtube’dan “yurt dışında yapan var mı acaba” diye çok araştırmıştım. Hepsini de biliyorum aslında. Avustralyalılar biz başladığımız dönemde çok iyi bir noktadaydılar 2006’da. Hatta 2004’te Liverpool’da Australian Pink Floyd Show olarak Dark Side of the Moon ağırlıklı çıkardıkları DVD nefisti. Bazı parçaların PF’dan daha iyi çalındığını görmüştüm albüm sound’u ile kıyasladığımda. Belki de o DVD’yi yaparken masa başında bazı numaralar yapmış olabilirler, konseri izlemedim sonuçta. Yine de 1980’lerin sonunda başlamış olmaları, daha PF varken bu işi yapıyor olmaları, 20 yıllık tecrübe ile 2000’lerde İngiltere’de bu işi devam ettiriyor olmaları, PF ile bir şekilde bir bağları olmaları ve PULSE ekibinden -görsel ve ışık olarak- destek almalarıyla çok başarılı sonuçlara gittiler. Daha sonra ilginç bir şekilde PF gibi iki gitaristin anlaşamaması sonucunda ayrılmaları var. Australian Pink Floyd Show olarak biri devam etti. Diğer gitarist ve gruptan birkaç kişi Brit Floyd olarak devam ettiler. Son dönem onlara baktığımda ne Australian Pink Floyd’u ne de Brit Floyd’u beğenmedim. Çünkü yaptıkları şey bana çok ticari geldi. O noktaya geldiklerinde zaten profesyonel olmuşlar ve günaşırı konser veriyorlar. Avrupa’da Amerika’da turnelere çıkıyorlar, konserlerde minimum on bin kişi görünüyor. Ortada dönen ciddi bir para var. O da sound’u etkilemiş olabilir. Bizden farklı olarak bunu iş olarak yapıyorlar sonuçta. Bunlar en üst seviyede PF tribute grupları. Bunların dışında her ülkenin kendi PF tribute grubu var neredeyse. İyiler var, kötüler var. İngiltere’de birkaç tane var ve birinin ismi çok yaratıcı; Think Floyd. Bir PF tribute gruba verilebilecek en güzel isim. Onların da daha erken döneme ağırlık verdiğini gördüm. Echoes, Astronomy Domine çaldıklarında David Gilmour’un o dönemdeki sound’unu duydum.

Peki kendinizi onlarla kıyasladığınızda?
B:
Belki onların bunu iş olarak yapmaları, gün aşırı çalmaları, belli bir rutinde çalmaları performansı etkileyen faktörüler. Bizim biraz daha gönül işinde yapmamız, öncesinde bütün ekipmanı toplamak, götürmek, kurmak gibi, o anda şartlar neyse o doğrultuda çalmak ve bu nedenlerden dolayı bazen PF’dan uzaklaşmak, biraz daha farklı sound’lar oluşturmamıza, o anda oluşan kimyanın başka noktalara ulaşmasına olanak veriyor aslında. O yüzden bazı konserleri kaydetsek ve insanlara dinletsek belki beğenmeyecekleri bir parça o anda, o seyirciyle, o sahnedeki sesle çok güzel olabiliyor ama o anda kalıyor.

Sizin tarafta maddi bir kaygı, ticari bir beklenti belki yok ve izlediğim kadarıyla gerçekten de rahatsınız sahnede. O rahatlığın getirdiği bir avantaj var mı?
B:
Kesinlikle. Dokuz adamı bir araya toplamak ve sorunsuz bir şekilde bir iletişim kurmalarını sağlamak bir başarı bence. Ticari olsa “Kazanacağımız parayla kiramızı ödeyeceğiz vs.” gibi sorunlar çıkacaktı. Bizim insanlar üzerinde kötü bir etki bırakmamız ya da boş geçen bir konser sıkıntı yaratacaktı. Tartışmalara neden olacaktı. Şimdi sadece “iyi oldu, kötü” gibi kritikler yapıyoruz.

7PF2P dışında müziğin neresindesiniz, bireysel ya da ekip olarak başka projeleriniz, uğraşlarınız var mı?
N:
Ben şu ara kendi bestelerimle uğraşıyorum yoğun bir şekilde. Onun dışında eğer yakın arkadaşlarım geri vokal isterlerse koşa koşa gidiyorum; Emir Bey’de, Emir Yargın’da geri vokal yapıyorum.
C: Bir kaç grup içi proje denememiz oldu, bir yere vardıramadık. Benim 2 aydır birlikte çalıştığım Caz Trio grubu var. Nasıl bir yön çizecek şu andan bir şeyler söylemek epey güç.
B: Ceren bir dönem Boğaziçi Caz Korosu’ndaydı, şimdi Yasemin Mori ile bir şeyler yapıyor.

Hiç sahnede unutamadığınız talihsiz bir olay yaşadınız mı?
B:
Küçük şeyler oldu, güldük geçtik. Kaydolmuş konserlerden sadece o hata yaptığımız kısımları alıp “bakın biz böyle çalıyoruz” diye eğlendiğimiz anlar oldu. Bence esas kötü olan konserin tamamı boyunca kötü duymak. Parçanın bir yerinde yanlış çalmaktan çok daha kötü. Böyle şeyler yaşayabiliyoruz ya da farklı duymak. Bulunduğun yerde çok iyi duyuyorken insanların bakışında aynı şeyi görmüyorsun. Demek ki başka bir şey duyuyorlar. Benim özellikle unutamadığım bir şey var. Hangi yıl hatırlamıyorum bir Bronx konseriydi. O gün ekipman konusunu biraz abartmıştım. Ne varsa doldurmuşum önüme. Bazı pedalları daha önceki konserlerde yeterince deneyip tanımamışım. O başıma bela oldu. Have a Cigar’ın başında birden ses gitti. Düzelttiğimi sandım. Tekrar girelim dedim. Birkaç saniye sonra tekrar gitti. Baktım olmuyor, çıkardım amfiye taktım gitarı, bütün parçayı efekt kullanmadan çaldım. Parça bittikten sonra on beş dakika kadar alnımdan terler akarak düzeltmeye çalıştım. Bir tane pedal sıkıntılıymış sadece.
C: Kendi adıma, bir konserde “patlayan floor tom’un derisini bir şarkı arasında alt deriyle değiştirip bantlamak” gibi el hünerlerimi geliştirdiğim bir anım var. Sıkıntılı meseleler tabii.
N: Shine on you Crazy Diamond’un geri vokallerinde “Shine” diye bağırırken Şaaa- diye kesilip kalmışlığım var. Şarkının her “Shine” kelimesinde hem de, tek tek! Ama bundan çok daha talihsiz olaylar yaşandı tabii ki, söz unutmalar, trampet patlatmalar, tel koparmalar, teknik bir sebep yüzünden konserin ilk şarkısını tamamen bas gitar olmadan çalmamız… Oluyor böyle şeyler. Genelde de komik oluyor aslında, sonrasında gülüyoruz çok.

Roger Waters The Wall şovunda orada mıydınız? Sizi nasıl etkiledi?
C:
Kalabalık bir ekiple oradaydık. Böyle bir şovu görmüş olmak elbette çok güzel bir deneyimdi ama ben hayal ettiğim yükseklikte bir ses duyamadığım için aradığımı biraz yarım buldum. Zaten açık hava performansları konusunda biraz soru işaretlerim vardır.
B: Çok önceden anons edilen bir konserdi ve yıllardır da bu şovu yapıyor. Gidemesek de takip ediyorduk sürekli. Her konserden sonra onlarca video yükleniyordu Youtube’a ve izliyorduk. Neyi göreceğimizi çok iyi biliyorduk aslında. Sürpriz bir şey yoktu ama tabii ki çok büyük bir şovu devasa bir ekrana çok iyi projeksiyonlarla yansıtılmış müthiş bir sound. Çok dengeli bir sound diyelim aslında. Az önce David Gilmour’un 2000 sonrası oluşturduğu sound’un ne kadar güzel olduğundan bahsettik. Aynı şey Roger Waters için yoktu. Çok klasik rock sound’u vardı. PF sound’u da yoktu aslında. Yine çok iyi bir ses sistemi vardı. Quadrophonic bir sistem vardı sanırım. Sağdan soldan efektler duyuluyordu. Sadece bütün parçaları notası notasına takip etmek gibi bir durum oluyor. Orada bir anlık bir hata varsa da çok net görüyorsun. Bunu belki “eksi” bir durum olarak düşünebiliriz. Konserden daha fazla zevk almamanıza neden olan bir şey…

Başucunuzdan ayırmadığınız albümler var mı?
C:
Wish You Were Here, Clutching at Straws (Marillion), Bill Evans’ın bazı albümleri… Gerçi artık her yer mp3 olduğu için albümden ziyade şarkılar var hayatımızda maalesef. Bir de Al Di Meola’nın Soaring Through a Dream albümü sıklıkla andığım dinlediğim albümlerden. Tabii bir de yaklaşık 1 yıl boyunca hiç ayrılmadan dinlediğim Sting, Soul Cages.
B: PF’un tüm albümleri diyebiliriz aslında. 94’ten sonra, gerek Division Bell, gerek PULSE -DVD’si o zaman çıkmıştı- çok uzun dönem dinlemiştim. O zaman daha çok walkman dinleniyordu. Sonrası çok değişken. Arada sırada canım çekiyor, Dark Side of the Moon dinliyorum ama atıyorum 1972’de çalınmış konser versiyonunu buluyorum bir yerden. “Rare” yazdıkları bir video varsa hemen atlıyorum.

Güncel müzikleri, grupları takip ediyor musunuz?
B:
Çok da öyle güncel müziği takip edebilen bir adam değilim galiba. Sonuçta müzik endüstrisi, gözüne sokuyorlar bazı şeyleri. Beğenilerimin hep kısa süreli olduğunu fark ettim. Mesela grubun o andaki performansını beğenmişim, onu anlıyorum. Albümü dinlediğimde beğenmiyorum. Bir taraftan yeni dönem blues gitaristlerini de takip ediyorum. Onlarda da benzer şeyler görüyorum.
C: Utanarak hayır diyorum. Müzik konusunda tutucu olduğumu düşünüyorum.

Türkiye’de progresif müziğin gelişimini nasıl görüyorsunuz? Sizin de içinde olduğunuz bir proje olacak mı?
Umarım olur. Yeni bir şeyler yapma isteği var çünkü. Bizi motive edecek bir şeylere ihtiyacımız var. Hepimizi ortak noktada toplayan buna benzer progresif bir şeyler üretebilsek mesela. Kendi adıma değil, grup adına da hevesli olduğumuz bir konu olduğunu söyleyebilirim. Sadece fırsat bulamıyoruz. Sonuçta herkesin işi var, çok yoğunuz. Diğer yapılan işler varsa da bize ulaşmıyor. Üniversite’de birkaç genç toplanmıştır, çok yeteneklidirler. Progresif müzik yapılıyordur. Bu bir şekilde kaydedilip bize gelmediği süre bizim bundan haberimiz olmaz. Bunun gelmesi de Türkiye’deki genel müzik durumu ile ilgili. Muhtemelen de gelmeyecektir. Onun bize gelebilmesi için progresiflikten çıkıp başka bir şeye dönüşmesi gerekir. Bunun için ancak ciddi bir mesai harcayıp, kimler ne demo kayıtlar yapmış gibi araştırmalara girmek gerekiyor.

Underground seviyede kalıyor diyorsun?
B:
Tabii baya underground. Ben şunu görüyorum; mesela buraya yakın olduğum için sık sık gelip Karga’da çalan DJ’ler ne çalıyor diye bakıyorum. Burada hiç albüme dönüşmemiş, rock, progresif veya başka türlerde müzikler çalan arkadaşlar da oluyor. Hepsi olmasa da arada kulak kabartıp “ya bu neymiş acaba” diyerek onla ilgili bilgi aldığım oluyor ve genelde de öyle oluyor. Üniversitede bir prova odasında kaydedilmiş bir parça…

Ne düşünmektesin?

* E-posta adresi hiçbir şekilde yayınlanmayacak ya da paylaşılmayacaktır.